Sürdürülebilirlik retoriği çöktü. İçi boşaltıldı. Karmaşık yapısı çözülemedi. Politik rüzgarlar da bu konudan zaten uzaklaşmak isteyen kurumsal dünyanın kaçış için yelkenlerini şişirdi.
Yine de net olan bir şey var. O da mevcut sistemin artık taşıma gücünün kalmaması. Bakın sorunlarımıza. İnsanlık tarihi boyunca, bu kadar çoklu sert problemin yaşandığı başka bir dönem yok. Şimdi yapay zekâ ile insanın kendi sürdürülebilirliğini; anlamı, var olma biçimini, değerlerini sağlama konusu da varoluşsal bir mesele olarak karşımızda.
Onun için, “uslanmaz romantik” yaftası yeme pahasına, tekrar tekrar bu konuları konuşmak ve alternatif modelleri tartışmaya açmak önemli. Temel bazı konuların altını sürekli çizmekte de fayda var. Geldiğimiz noktayı anlamak için geçtiğimiz yolları hatırlamamız gerekiyor.
Her şeyin temeli ekonomiktir!
Ekonomi biliminin temeli, malum, “sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları” uzlaştırma sorunsalına dayanır. Modern kalkınma paradigması da “daha azla, daha çok üret” ilkesini önümüze koyar.
Bu ilke, Adam Smith’in iş bölümüyle verimliliği ön plana çıkardığı 18. yüzyıl klasik iktisadından bu yana, bilimsel yönetimle iş süreçlerini zaman etüdüne tabi tutan Taylorizm ve montaj bandıyla seri üretimi yaratan Fordizm ile kurumsallaştı.
Günümüzde ise yapay zekâ destekli sistemler, “daha az kaynakla, daha yüksek çıktı” hedefine teknoloji ve otomasyonla ivme kazandırıyor.
Şimdi. Bu sonsuz optimizasyon idealinin gözden kaçan ahlaki bir yanı var.Kaynakları ‘verimli’ tüketirken, üretimi maksimize etmek kurumsal beceri olarak yüceltiliyor. Öyle ki, doygunluk ve yeterlilik kavramları günümüzün gelişmiş ekonomilerinde neredeyse bir tabu, konuşulmuyor bile.
Burada, çizgiyi Heidegger ve Latour’dan çekmekte fayda var.
Alman filozof Martin Heidegger’e göre modernlik, dünyayı ve insanı “kaynak” olarak gören bir düşünce ve yaşam tarzıdır. Meşhur çerçeveleme modeliyle şunu söyler: Modern teknoloji, her şeyi işe yarar bir “çerçeve” içine alır. Nehirler su kaynağı, ağaçlar kereste, insanlar iş gücü olarak görünür. Doğa, insanın amaçlarına hizmet eden araçtır. Hesaplama, ölçme ve kontrol en yüksek değerdir. Anlam ve deneyim geri plandadır. Önemli olan kullanılabilirliktir. Bu çerçeveleme insanın “var olma” sorusunu unutmasını ve anlamı kaçırmasını getirir.
Özetle, Heidegger’e göre modernlik, teknoloji odaklı bir bakışın her şeyi “kullanılabilir” bir meta hâline getirmesi ve böylece hem doğanın hem de insan varoluşunun özgün anlamını gölgelemesidir. Böylece verimlilik bir norma dönüşür.
Fransız sosyolog Bruno Latour de modernliğin en büyük yanılgısını, doğa ile toplumun keskin biçimde ayırılmasında görür. Nehirler veya ormanlar sadece kaynaktır. Böylece, örneğin bir baraj projesi sadece beton ve enerji hesaplarına indirilir. Projenin bölgedeki köylülerin geçim biçimine, balık stoklarına ve bölge kültürüne etkisi arka plana atılır. Zaten doğa da ancak uzmanlarca temsil edilebilir. Halkın görüşü veya yerel bilgisi dikkate alınmaz.
Oysa Latour’a göre dünyamız; laboratuvardaki genetiği değiştirilmiş mısır tohumu, o mısırı tüketen toplumun beslenme tercihleri, mısırın yetiştirildiği toprağın durumu ve bu ürün etrafında kurulan uluslararası ticaret ağları gibi binlerce ayrılmaz bağlantıdan oluşur. Bir tarım ilacının yasaklanması hem çevredeki kuş popülasyonunu hem çiftçinin gelir modelini hem de tüketici sağlığını aynı anda etkileyebilir. Bu gerçeklik, “tek boyutlu verimlilik” üzerine kurulu planlama yöntemlerinin eksik ve yanıltıcı olduğunu gösterir.
Sürdürülebilirlik, işte bu yapay ayrımı reddetmek, doğayı ve kültürü birbiriyle iç içe okuyan, karar süreçlerinde yerelden küresele kadar tüm seslere yer veren yeni bir bakış açısı gerektirir.
Yapay zekâ ve verimlilik fetişizminin yeni Yüzü
Bugün, verimlilik fetişizmini derinleştiren çok daha büyük bir güç var: Yapay zekâ.
Algoritmik optimizasyon, üretim süreçlerinden bireysel hayat tarzlarına dek her alanda ölçülebilir çıktıya dönük baskıyı artırıyor. Veri kapitalizmi, insan davranışlarını en küçük parçalarına ayırıp “daha çok, daha hızlı, daha verimli” ideallerini harlıyor. Sürekli gözetim ve performans izleme sistemleri, çalışanların kendi bedenlerini ve zihinlerini de bir kaynak gibi yönetmesini dayatıyor.
Yapay zekâ çağı, optimizasyon ve verimliliği daha da yüceltiyor. Ne olursa olsun daha fazla üretmenin motoru olarak çalışıyor. Kaynakların korunması değil, verimli kullanılması üzerine idealize ediliyor.
Peki, bunun sürdürülebilir tarafı var mı? Basitçe, sınırları neden kabul edemiyoruz? “Verimlilik” yerine “yeterlilik” alternatif bir paradigma olamaz mı?
Yeterlilik Etiği
İdeal anlayışı şöyle özetlemeye çalışsak:
Dünya ve insan, salt araçsal değerleriyle sınırlanamaz. Türümüzün ve gezegenimizin sınırları kabul edilir. Doygunluk, erdem ve anlam yeniden keşfedilir.
Karar alma süreçlerine ekolojik ve toplumsal aktörler eşit düzeyde dahil edilir. Çiftçiden yerel topluma, mikroorganizmalardan iklim sistemine kadar tüm paydaşların sesi duyulur. Ortak fayda esastır.
Yapay zekânın, insanı da araçsallaştırma eğilimi keskin şekilde sorgulanır. Teknoloji salt amaç olmaktan çıkarılır, insana ve doğaya hizmet eden bir araç olarak çerçevelenir.
Bu yaklaşımla “daha azla daha çok üretmek” miti, yerini “yeteri kadar, hakkaniyetli ve anlamlı üretime” bırakır. İnsanlığın nihai hedefi, niceliksel büyüme değil, toplumsal dayanıklılık, ekolojik denge ve varoluşsal zenginlik olmalıdır.
Ütopik mi? Belki. Ama sürdürülebilir sağlıklı bir gelecek için elzem…
Sonuç
Sonsuz optimizasyon ve verimlilik miti, insanlığı hızı sürekli artarak kontrolden çıkan bir trene benzetip varoluşsal bir kriz yaratırken, kaybedilen değerlerin de listesini önümüze atıyor: Anlam, aidiyet, değerler, ekolojik denge…
Bugün, yapay zekânın körüklediği “daha fazlasına” değil, insanlığı ve doğayı kucaklayan bir “yeterlilik etiği”ne ihtiyacımız var.
Sınırlarımızı kabullendiğimiz ve ekosisteme saygıyla inşa edilmiş adil, eşitlikçi bir toplumsal-ekonomik düzen…Zor ama imkânsız değil!
Buna da göz atın: Algoritmalarla yeniden yazılan doğa



